Şiddetli rüya. Bir yerlerden düşecek olmalıyım. Çok gürültülü. Neyse ki yastığım hala başımın altında, neyse ki rüya. Camlar. Kapılar. Duvarlar. “Anne! Baba! Çıkın!” diye bağıran İlker’in sesi. Hepsi gerçek. Anneannem sendeleyerek odaya giriyor. Bir eliyle kapının kirişine tutunuyor, diğer elini açmış dua ediyor var gücüyle. Sonra “Korkma yavrum, korkma, geçecek birazdan.” Anneannem haklı çıkıyor, geçiyor birazdan gerçekten de. Dışarı çıkmak için acele ediyoruz. Anneannem kol çantasını alıyor. Ben Çikita’yı anneannemin çantasına sokuşturuyorum. 3. doğum günümde annemin bir arkadaşının bana hediye ettiği ama fazla sevgiden sağı solu yırtılan ilk bez maymun oyuncağım Çikita’nın yerine daha sonra yenisi diye alınan ama yine de eskisini atmamı sağlayamayan 2 numaralı Çikita. Sigaramı arıyorum, hiçbir yerde yok, bulamıyorum. Buzdolabındaki su dolu küçük pet şişeyi alıyorum ve sokağa çıkıyoruz. Bütün site halkı sokakta. Bütün gece herkes radyo başında. Bir kadın var, radyoyu elinde tutan, gözlüklü, küt saçlı; sürekli ağlıyor o radyonun başında. Bütün gece anneannemin Maltepe’sinden otlanıyorum. 4 arkadaş sahile inip güneşin doğuşunu seyrediyoruz. Babam ulaşıyor o sırada bana. Beni henüz sever gibi yaptığı zamanlar. Anneme ulaşmaya çalışıyorum. Sabahın ilk saatlerinde kavuşuyor seslerimiz. Önceki hafta hayatımda ilk defa ısrarla bir şey istediğim ve ona cep telefonu aldırdığım için şükrediyor. Biz o küçük burnun Mudanya’ya karşı uzanan sahilinde sessizce güneşi düşünürken, sol tarafımızda birkaç kilometre ötede, daha ötesinde ve onun biraz daha ötesinde insanlar ölüyor. Burnun sahilinde her bir çakıl taşının sessizliği dinlenebilirken, o sol tarafımızda birkaç kilometre ötede, daha ötesinde ve onun biraz daha ötesinde her molekülden çığlık fışkırıyor. Yere uzanmış tahterevalliden, gökyüzünün geceye rağmen aydınlığından, yerlerde parıldayan cam kırıklarından, iki beton kütlesi arasından süzülüp rüzgarda akan perdeden.